29 Aralık 2011 Perşembe

E O Zaman Huzurlu Ol, Ne Duruyorsun.

 Çok zorlandığım, zamanın bir yandan zor, bir yandan çabuk geçtiği hallerim olur. Kızarım, öfkelenirim, üzülürüm, hassaslaşırım, umursamaz olmak isterim, ama  umursarım, bunca şeyin arasında artık bir dur demem gerektiğini hissederim bu hallere, demezsem isyana doğru gitmekten korkarım çünkü.

 Şu halin farklı versiyonlarını denerken, ve ruhumun daraldığını hissederken;


Huzur kaynağıma gitme vaktinin yaklaştığını hissederim. Bazen rastgele bir yer açayım, okuyayım, ruhuma dokunsun isterim:


Duanın ehemmiyetini hatırlarım sonra, 'Sıkılıyorum, daralıyorum, öyleyse Rabb'den istemeli.' derim:


Ve yine o anımda bir arkadaşım 'Hadi gidelim.' der, ve ben kazaklarımızın uyumunda bile mutluluk ararım:


 Kitapçıya koşar orada soluklanırım sonra; ve yeni kitaplara bakıp mutlu olurum yine:


Öğrencime ders anlatırken birlikte bir kova kuş lokumu yemek de bir mutluluk sebebidir benim için, onun sevmediği naneli lokumları ayırıp bana vermesi de:


Bunların hepsini telefonla fotoğraflayıp, kalitesine bile bakmam. Mutluluk bekletmeye gelmez ki! :)

Sabah itibariyle o sıkıntılı dönemlerden olan ödev dönemini atlatıp, pazartesi başlayan finallerime çalışma dönemine girmiş bulunmaktayım. İkisinin arasında bir molada buluşalım istedim.

Duayla kalasınız..


19 Aralık 2011 Pazartesi

Otobüste Farkettim Ki.

  Haftasonu başkaları için küçük, tipsiz bir şehir olan, benimse olmayı çok sevdiğim bir şehir olan yerdeydim; ailemi barındıran şehirde. Dönüş yolunda yanımda oturan teyzeyle konuşmalı mıyım diye düşünürken ve konuşmamakla sonuçlanırken aklımdan geçenlerin yansımalarından bahsedeceğim.

  Düşündüm de; 8 yıldır düzenli şehirler arası yolculuk yapıyorum. Lise1'de Ankara yolunda buldum kendimi. Şimdi lise1 öğrencileri gözüme küçük geliyor, meğer ne küçükmüşüm ben de diyorum. Küçük halimle ailemden uzakta olmak zor gelmiyor değildi tabi, bu sebepten 2 haftayı geçirmezdim eve gitmek için. Müdür yardımcımızdan cuma günü son derslere girmemek için izin istediğimde; 'Eda şu camdan seslensem ailen duyacak kadar yakın, gidip napacaksın?' diye dalga geçerdi benimle. Ama bana cuma akşamı gidip pazar öğlen dönmek bile iyi geliyordu. Lise1'de ortalama 35 kez falan otobüse binmişimdir sanırım.

 Lise2'de gitmeler azaldı. Hayır hayır alıştığımdan ya da gitme gereği duymadığımdan değil. Dersaneye başladım, Öss maratonu başlıyordu yavaştan. Ama ben yine de dersaneyi asıp gidiyordum. Lise2'de de 20 kez falan otobüs yolculuğu yapmışımdır.

 Lise3 de Öss maratonun tamamen içine girmiştim, az gidebiliyordum. Rehber hocam izin vermediği için eve gidemediğim, ve ağladığım zamanlar olmadı değil. Lise3'e geçtiğim yaz da gidip geldiğim için sınavlardan dolayı, lise3'te de 15 kez falan otobüs yolculuğum olmuştur.

 Bundan sonra artık yolculuklar İstanbul'a olmaya başladı. Ve üniversitede durumlar daha farklıydı, haftasonları da yapılacak şeyler olduğu için eskisi kadar sık gidemiyordum. 5. senemdeyim, ortalama 70 defa falan da üniversitede yolculuğum olmuştur.

 Yani 8 yıldır, yaklaşık 140, gezmeleri falan da dahil edersem 150'yi aşan yolculuk hallerim olmuş. Bunların yarısı arkadaşlarımla yaptığım yolculuklardır,zira lisede de, üniversite de yakın bir şehirde oturan arkadaşlarım vardı.

  Yalnız yolculuk yaptığım zamanları düşünüyorum da, lisedeyken daha çok insanla tanışmıştım. Son zamanlarda yanımda oturan insanla ilişkim 'Merhaba. Geçebilir miyim?' den öteye geçmemeye başladı. Nedir ki sebebi?

* Birinci ihtimal; lisede küçüktüm, şirindim. İnsanlar bu çocuk nereye gidiyor diye merak ediyorlardı, ondan konuşuyorlardı.
* İkinci ihtimal; o zamanlar daha konuşkandım.
* Son ihtimal; artık herkes ya önündeki TV'yi izliyor, ya mp3'ünden bir şeyler dinliyor; yanındakine ihtiyaç duymuyor.

Tam olarak çözümleyemedim, hayırlısı olsun deyip bağlayayım :)

'Otobüs Arkadaşları' yazımda görüşmek üzere :)

13 Aralık 2011 Salı

Mü'minun Süresi'nin Anımsattıları

 Mü'minun süresinin meali çok tanıdık aslında, sık duyduğumuz cümleler belki de. Ancak bu cümleler üzerinde bugüne kadar çok da detaylı düşünmemiştim (Meal konusunda daha çok yol almam gerektiğinin farkına vardıran sebeplerden). Mü'minun suresinin ilk 9 ayetinden bahsediyorum; kurtuluşa eren mü'minlerin vasıflarının anlatıldığı; çok iyi bilmemiz ve yaşamamız gereken.

  Kısa kısa nelerden bahsettiklerini söyleyeceğim, tam meali herkes bulabilir diye düşünüyorum.
 * 1. ayette mü'minlerin felaha kavuştukları vurgulanarak başlanıyor; iman etmenin verdiği huzur diye tanımlıyorum ben kendi acziyetimle.
 * 2. ayet bana namazın hayatımızdaki yerini bir kere daha vurguladı. Ve bu ayet sadece namazı kılıyor olmayı değil; huşu içinde (teslimiyet halinde) namaz kılmanın gerekliliğini vurguluyor. Öyle ki; mü'min zaten namazını kılan olmalıdır der gibi.
 * 3. ayet yine 'Ah!' dedirtenlerden. 'O mü'minler ki; boş söz ve işlerden yüz çevirirler.
 * 4. 'de zekat vazifesini yerine getirme vurgulanıyor.
 * 5. ise iffet; gün geçtikçe değersizleştirilen kavramlardan.
 * 6.'da ise iffetine sahip çıkan mü'min için evlilik müessesiyle zaten helal dairede her istediğini yapabileceği vurgusu yapılıyor. Sabrın önemini hatırlıyorum ben burada yine.
 * 7. 'Kim bu helal daireden ötesini isterse, onlar haddi aşanlardır.' diye şiddetli bir uyarı yapılıyor.
 * 8. Ve mü'minlik vasfının olmazsa olmazı tabi ki; emanete riayet etmek. Efendimizin Emin olarak tanınması da en önemli yol göstericimiz olsa gerek.
 * 9. Tekrar dinin mihenk taşı diye tanımlayabileceğim namaza dönüş yapılmasının hikmetli diye düşünüyorum.

Ve bu ayetlerin bana anımsattıkları;

 İlk olarak bu vasıfların tanımlandığı ayetlerde bireysel ibadetlerden(namaz dışında) daha çok toplumsal hayatı düzenleyici kuralların vurgulanması dikkatimi çekti. Bizim dinimiz toplumda en huzurlu şekilde yaşayabilecek kuralları bize sunuyor aslında. Biz Kur'anı hakkıyla yaşayabilsek, ticaretle uğraşan, eşlerinin her birine vakit ayıran, 'emin' sıfatıyla tanınan, 'İşçiye altının teri soğumadan ücretini verin.' diyen bir peygamberin dediklerini hayatımıza öncü edinsek; bugün ne kapitalizmin sömürüsünden, ne kadına şidddetten, ne de insanlar arasındaki korkunç sorunlardan bahsediyor olurduk.

 Ve ikinci olarak babamın hep dediği; 'İslam toplumsal hayatın en güzel yaşanması için kuralları koymuştur, kim toplumda sorun çıkartıp her ibadetimi yapıyorum deyip, köşesine çekiliyorsa bana göre İslamı tam manasıyla yaşayamıyordur.' dediği geliyor aklıma. Belki, ince bir çizgi bu, bilemiyorum. Ama yukarıdaki ayetlerde farz olan oruç, hac gibi ibadetlerden önce diğer şeyler vurgulanıyor.Ve biri ben bütün farzları yerine getiriyorum deyip, başka biri hakkında dini yükümlülüklerini yerine getirmiyor diye gıybetini yapıp boş sözler(3)den yüz çevirmiyor, emanet(8) edilene zarar veriyorsa toplumsal kurallarda tökezlemiş oluyor, ve vasıfları yerine getirememekle sonlanıyor bu durum.

 Rabb'im mü'min vasıflarını taşıyanlardan olmayı nasip etsin inşAllah.
 Duayla kalasınız.

12 Aralık 2011 Pazartesi

Sonbahar'ı Ucundan Yakalamanın Sevinci Ve Kırmızı'nın Güzelliği.

 Fotoğraf çekerken ayrı mutluluk, düzenlerken alakasız fotoğrafların yan yana gelmesiyle beklenmeyen uyumun ortaya çıkışının verdiği ayrı mutluluk yaşadığım. Güzel anları topladığım bir kutu fotoğraf. Fotoğraf çekmek anlamlı bende, bazen tefekkür, bazen farkındalık sebebi.

 Ancak bütün bunlar fotoğrafı bende anlamlandırırken, bazen soruyorum kendime; paylaşma isteği neden diye. Onay almak için mi, yoksa alkış ya da güzel iltifatlar. Hayır ben 'Harika fotoğraflar' dendiğinde mutlu olmuyorum, 'Bu fotoğraf beni şuraya götürdü, bana şunu hatırlattı.' denildiğinde hissettiğim sıcaklık kadar. Ortak paydada buluşabilmek için sanırım tüm bu paylaşma isteği.

Haftasonu neler yaptım, paylaşayım o zaman :)

Okulumdaki sonbaharı yakalamanın sevincini yaşadım.








Asprin niteliğindeki sevdiklerimin çiçekleriyle mutlu oldum sonra.




Denizin ve gökyüzünün keyfini çıkardım bir mavisever olarak.



Ve kırmızıyla arkadaş oldum. Güzelliğine hayran kaldım.





Sevgiyle kalasınız :)
Duayla.

9 Aralık 2011 Cuma

Hayatı Ertelermişim, Ama Artık Öyle Değilmiş.


  Evet sınav döneminden bahsediyorum. Aslında sınav dönemi denen şey yok bizim okulda, bütün dönem sınav dönemiydi bu yıla kadar. Bu yıl sınav az, ve hepsi bir arada olunca 1 hafta içine toplanmayı başardılar. Ve benim de nur topu gibi bir sınav dönemim oldu.

  Evet korktum.
  Düzen seven, öyle ki bünyesi bile düzensizliği kaldıramayan (uyku yemek düzeni bozulunca anında başı ağrıyan) bir kişi olarak sınavlara günler öncesinden başlamam gerekirdi. Zira ben hayatında hiç sınav için sabahlama fedakarlığında bulunmayan, düzenli 6 saatlik uykusundan ödün veremeyen biriydim(yine vermedim o ayrı :). Belki de sabahın nurunu kaçırmak istemeyişimdi bunu sebebi. Zira Efendimizin de 'Sabahın erken saatlerinde bereket ve başarı vardır.' müjdesi vardı.


 Bu yüzden günler öncesinden başlardı, hayatı erteleyişler. 

 Arkadaş teklifine 'Hayır gelemem, haftaya sınavım var.'
 Özel ders verdiğim öğrencime 'Gelemeyeceğim, sınavım var.'
 Bazı derslere 'Sana da gelemeyeceğim ders, sınavım var.'
 'Çamaşırları yıkayıp asamam sınavım var.'a kadar gidiyordu bu liste.

 Çünkü çalışmam gereken vakti verimli değerlendiremediğim için, başka şeyler için geçirdiğim vakitler gözüme batıyordu. Ve hayat ertelenmeye alışıyordu sanki.
Ve bunca ertelemeden sonra, tabii hayatım allak bullak oluyordu, psikolojim de.
 -------
 Bu sınav dönemi farklı olmalıydı her şey.
 Yine sıkıldım başta. Derslerin yanında insanların da üstüme geldiğini hissettim. Bir yanım bu dönem çok zor geçecek sanırım derken, diğer yanım 'Hayır, tüm bunlar her zaman yanında olanın sadece O(c.c) olduğunu hatırlaman için bir vesile.' demeyi başardı. Ve bunu dedikçe derdimi sevdim, bunu dedikçe hayatı ertelemeyişin değerini anlamaya başladım. Rabb benin iradem dışında bana lütufta bulunuyordu. Özel dersi ekmedim, derslerimi ekmedim, işlerimi zamanında yapmanın mutluluğuna vardıkça ertelemedim.Tek yapmam gereken biraz daha fazla tefekkür/müş ve sadece O'na iç dökmek.

 'Ve sınavlarım mükemmel geçti.' demeyeceğim tabi (Boğaziçine geldiğimden bu yana bu cümleyi unuttum.) Ama benim için bu dönemin nasıl geçtiği de önemliydi, her anımın hesabını vereceğim düşüncesiyle. 
 Ve sınav saatleri bile istediğim gibiydi sanki, her zaman tam 17.00'de başlatan hocalar, sanki sizin namazlarınız sıkışmasın der gibi (ki hiç böyle bir düşünceleri yok) 17.15 gibi başlayalım dediler. Ve ben Rabb'e bir daha şükrettim.


 Şimdi ise ödevlerim olmasına rağmen bu yorgunluğu atmanın tadına varıyorum.


 Evet buraya kadar sabredebildiyseniz, abartılmış bir sınav dönemi yazısının sonuna geldiniz. Bir dahaki dönemlerde görüşürüz inşAllah :)


 Sevgiyle kalasınız.


26 Kasım 2011 Cumartesi

İlk Röportaj - İlk Gözağrım :)

  'Basında Delibu' falan mı yapmalıydım başlığı yoksa! :) Sadece şakaydı.
  Gerçi 'İlk röportaj' da iddialı oldu. Sanki herkes sırada bekliyor röportaj için :)

 Geçen cumartesi bahsetmiştim, güzel bir haber aldım diye. Röportaj yayınlanmıştı, fakat ben gazeteyi bulamamıştım, dolayısıyla daha görememiştim. Bir saat önce kapı çalınca açmadan anladım geldiğini. Sevgili Saliha'nın vasıtasıyla adım atmış olduğum bu iş, yine onun vasıtasıyla elime ulaştı. Teşekkürlerimi her yolla yapmayı bir borç biliyorum kendisine :)







Sevgili Saliha inceliğini yine gösterip, iki güzel kitabını da eklemiş kargoya :)


Hoşça bakın zatınıza.

19 Kasım 2011 Cumartesi

Ben Bugün Kışı Unuttum.

  Tam da dün; 'Kışta fotoğraf çekmeyi sevmiyorum.' derken..
  Yani tam bir şükür sebebiydi bugün benim için. Fotoğraf çekebildikçe şükrettim, yüzüme güneş çarptıkça şükrettim.
  Oysa kışı sevmeyen biri değilim ben. Yazları da kışı özlediğim olmuştu. 'Şöyle battaniyenin altında kitap okumayı özlemişim.' diye düşünürken hasta olmuştum, battaniyenin altında terlemeden kitap okumuştum. Onun gibi bir şeydi bugün de.
  Rabb'in lütfu, kalbimden geçene karşılığıydı bu. Aslında öyle baş kaldırır bir şekilde de söylememiştim kışları fotoğraf çekemediğimi. Belki de bu yüzden miydi bu lütuf :) Pek bir mutlu oldum bu lütufla.

 Bugün mezun buluşmamız vardı Eminönü'nde, oradan çıkıp şu manzarayı görünce; ben daha ferah bir yerde deniz havası almalıyım deyip tramvaya koştum.



Sonra koşarken gözüme bir kaç şey daha ilişti :




  


Sonra kendimi Fındıklı sahilinde buldum. 


  'O kedili şey nedir?' diye soracak olan olursa, o benim pek sevgili çantamdır. Kendisi Ayşe Teyze'nin Çantaları markasına sahip ve Taksim'den alınmadır :)



Sonra da Taksim.
Taksimin bazı görüntüleri ruhuma hitap etmiyor olsa da, ben koştura koştura pasajların yolunu tutmayı çok seviyorum. Ayşe Teyze'nin Çantalarını da ziyaret etmeden dönemiyorum. Bugün de gittim yine, ve elim boş dönemedim :)


Bu güne bir güzel haber daha eklendi, baya önce belli olmuş olan ama benim yayınlanmadan söylemek istemediğim bir ropörtaj haberim var size! Sevgili Saliha'nın güzel davetiyle Yeni Asya gazetesinin Cumartesi ekine dahil olmuşum. Ancak şöyle bir durum var ki, ben bunu gezmekten ancak akşam öğrenebildiğim için gazetem yok ve daha göremedim. Görür görmez haberdar edeceğim.

Hoşça kalasınız..

18 Kasım 2011 Cuma

Angry Birds Çılgınlığı Diye Bir Şey Varmış.

 Siz de o çılgınlardan mısınııız?

 Ben ki; oyunlarla aram yoktur pek, ne çok duydum şu meşhur oyunu. iPhone'u olanlar daha bir çok seviyor sanki, öyle midir bilemedim şimdi? Gördüğümü/duyduğumu söylüyorum.
 Ben pek bir zevk almadım oynamaktan. Kuşlar da sinirli olmasalar daha çok sevebilirdim belki (",) Hiç sinirli biri olmadığım için(!) :) Bunu kardeşim ve kuzenlerim duymasın, aksi durumlara en çok rastlayanlar olarak. Ama insan çok sevdiklerine naz yapar ya onun gibi bir şey olsa gerek, kılıfımı da buldum hemen. Yok yok Angry Eda'yı ben de sevmem :)
 Bu kadar sinirlileri kötülemeden sonra, bir baktım tişörtlerime Angry Birds konmuş! Hiç oldu mu şimdi değil mi? Ama ben içimdekileri söylemeden rahat edemezdim.
 Gelelim tişörtün hikayesine:
 Bu tişört de bir Angrysever'e yapıldı, liseden arkadaşım. İlk sipariş verenlerdendi ama ancak bu tatilde yapabildim :) Çünkü tasarıma bir türlü karar veremedik. Yani şöyle en başta bana 'Sen istediğin gibi tasarla.' dedi, konu vermedi. Bir kaç şey denedim ama içime sinen bir şey olmadı. Dedim sonra, böyle olmayacak sen bana bir konu söyle. Sonra Angry Birds deyince, oh dedim :) Bu tişörtün hikayesi de böyle. Artık tişörtü görme zamanı. Dındın dındın!

Dün gece bitti, hemen Twitter'a alttaki fotoğrafı koydum. Tamamını çekmedim, ışık kötü diye. Gerçi diğerlerini gündüz çektim de ne oldu, kış olduğu için ışık kötü ve fotoğraflar canlı olmuyor. Makinam çok süpersonik olmadığı için kışın fotoğraf çekmeyi sevmiyorum. Belki bazılarına göre güzeldir ama, ben kapalı havaları da hiç sevmem mesela eve ışık girmiyor diye. Neyse velhasılı kelam sonuç budur:


Tamamı da bu :)



               Cuma olduğunu unutmamalı. Bol duayla kalasınız inşAllah :)

2 Kasım 2011 Çarşamba

Bir Müjde Duymaya İhtiyacımız Vardı.



Söyleyeceklerime 'Derdi veren Allah dermanını da verir.' diyerek başlamak istiyorum.

 Hani şu günlerde ne çok sıkıntı var etrafımızda, hepsi bir biri üstüne geldi diyoruz ya, bunların üstüne bir müjde olsa da sevinsek diyoruz belki de. Ben bunları düşünürken şunu hatırladım bir an, biz şu an Zilhicce ayının içindeyiz.
 Zilhicce ayı ki; hakkındaki hadis-i şeriflere baktığımda 'Bu bir müjde!' diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
 Zilhicce ayı ki; peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem bu ayla ilgili olarak hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: "Zilhicce'nin ilk on gününde yapılan ibadetler diğer aylarda yapılan ibadetlerden, Allah nezdinde daha makbuldür" buyurunca orada bulunanlar; "Ya Rasûlallah! Allah yolunda yapılan cihad da Zilhicce'de yapılan ibadetten daha sevgili midir?" dediler. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem "Evet, cihad da. Yalnız, malını, canını tehlikeye koyarak cihada çıkıp da dönmeyen (şehid olan) kimsenin cihadı bundan daha efdaldir" buyurdu. (Sünen-i Darimî)
 Zilhicce ayı ki; ona bir adım daha yaklaşmamıza vesile kurban ibadetini içince barındıran ay.
 Zilhicce ayı ki; birliğimizi bir kez daha hatırlamamıza vesile bayramı içinde barındıran ay.
 Zilhicce ayı ki; bu ayın 9. günü (arefe günü) tutulan orucun, geçmiş ve gelecek birer yıllık günaha kefaret olacağını bildirilmiştir. (Müslim, Sıyâm 196, 197)


 Böyle duygulara bürününce diyorum ki; biz böyle güzel bir ayın içindeysek bize düşen en önemli şeylerden biri de DUA. Ve duayla gelen UMUT. O(c.c)'na dayanınca her şey daha bir başka!

31 Ekim 2011 Pazartesi

BirİnciSöz ve Hayal Dünyam


Senai Demirci üslubunu sevdiğim yazarlardan.
Birincisöz'ün de üslubunu sevdim,hem de pek sevdim. Bir Risale-i Nur Yorumu diye tanımlıyor kendisi kitabı. Etkileyici bir yorum benim dünyamda. Çünkü bana Kur'an-ı Kerimi nasıl dikkatli okumam konusunda bir uyarı gibiydi. Her kelimenin anlamının ne kadar da önemli olduğu, bu yüzden bir ayet üzerinde ne kadar da çok düşünmem gerektiğini hatırladım. Evet hatırladım, unutuyorum çünkü bazen... 

Bazı kısımlara gözüm fazlaca takıldı. 
"..Yani kişinin afaktan aldığı biligiler, kendine nasıl baktığına göre 'pek fena' ya da 'pek güzel' olabiliyor."
Kendimizi O(c.c)'nun kulu olarak tanımlar ve O'nun adıyla hareket edersek her olay 'pek güzel' hale gelecektir. Yaşadıklarımızda hikmet aramaz isek işte o zaman, her şey 'pek fena bela'lar silsilesine görecektir.

Bir de sepet örneği vardı ki, çok sevdim. Durumu çok güzel betimlemiş.
"Sepet denize dalmışken sanır ki, denizin hepsi içindedir. Sanır ki; denizden aldığı kendine kalacaktır. Sepet dediğin, teni delik deşik bir kaptır; su tutmaz... Sen sen ol 'doydum' deme. Sen sen ol 'oldum' deme. Sana düşen hep denizde kalmaktır. Sende olan denizdendir ama deniz değildir. Sana düşen kendini doldurmak değildir. Denize dal ve orada kal yeter. Sular her daim içinden geçsin yeter, böylece hep temiz kalırsın."
Bazen insan tam da bu yanılgıya düşmez mi, her şeyi bildiğini, ve doğru yaptığını sanır. Azıcık denizden dışarıya bakayım der, ama bir andan o bildiklerinin hepsinin denize düşüverdiğini görür.

Hep denizin içinde kalabilmek duasıyla..
Hoşça bakız zatınıza.

PS: Kuranı anlamak adına bir uyarıcım da şu yazı oldu son zamanlarda, sevgili Kumbaramdaki Kelimeler'in yazarının kaleminden Arapça'nın A'sı.

23 Ekim 2011 Pazar

Ana-Oğul Tişört

  Analı oğullu bir tişört yaptım. İlk anne-çocuk tişörtümü de yapmış oldum böylece :) Arkadaşım kuzeni ve oğluşu için yapmamı istedi, ve beğendiği bir çizim üzerinden yola çıktık, buna vardık.



Hoşça bakın zatınıza.

PS: Hepimizin başı sağolsun. Depremzedelere dualarımızı eksik etmeyelim imşAllah. Van hala üşüyor.

20 Ekim 2011 Perşembe

Dua.


Günlük hayatın karmaşasına takılıp, neler olup bittiğinden bihaber yaşıyoruz. Bihaber olsak da ruhsuzlaşıyoruz. Ruhsuzlaşmamak, daha fazla dua etmek duasıyla.
Keşke canlar gitmese..